Takipçiler

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Kaç yıl olmuş ?

İçelim güzelleşelim 🔞

Sercan Bugra Gultekin (@sercanbugra)'in paylaştığı bir gönderi ()



Kimine göre hepi topu iki yıl, kimine göre koskoca iki sene, kimine göre göz açıp kapayıncaya kadar geçer, kimisine göre ise günler asır gibidir, geçmek bilmez. Hislerimin her iki tarafa da kümelendiği günler oldu bu ülkede, ama ne zaman o günler asır gibi geçse kendi kendime 'bu günlerin kıymetini daha sonraları anlayacaksın' diyerek, yaşadıklarıma 'tecrübe' madalyaları taktım. Tabi bu süreçler o kadar robotik diyaloglar ile geçiştirilemedi, bu noktada eşime de birçok şey borçluyum, bazen içimin susan sesinin yerine bizzat kendisi dublajlık yaptı.

Yurtdışında yaşamak; uzaktan görülen tarihi binaların yahut doğa manzaralarının önünde gülen yüzlü bizlerin fotoğrafları kadar eğlenceli olmayabiliyor bazen. İnanılmaz tecrübeler ediniyor, harikulade şeyler görüyor, olağandışı insanlar ile tanışıyor ve hatta kabuğudan sıyrılmanın zevkinin doruklarına çıkıyorsun lakin bu bir turistik gezi değil. Öyle 15 gün sonra özlediğin tatlara kavuşamıyor yahut canın sıkıldığında arkadaşların ile bir program ayarlayamıyorsun. Evet bazen sırtına çantanı atıp geziyorsun ama ufacık bir hastalıkta aklın çıkıyor, hiçbir hastahaneye hiçbir ilaca ülkendeki kadar güvenemiyorsun, güvensen dahi elin ülkesinde birşeyler ciddi bir hal alsa, aklına binbir çeşit geri dönüş senaryoları geliyor ve öyle battaniyeni üstüne çekip rahat rahat terleyemiyorsun. Bavullar hep evin bir köşesinde sana buraya ait olmadığını gösterircesine arzı endam ediyor. Ana dili ingilizce olmayan bir ülkedeysen hele, her muhabbetinde anlının derisi çatlıyor, ufacık bir bulaşık teli için super markette aramadığın raf, sormadığın görevli kalmıyor. Herkesin gözü üstünde, devamlı göz temaslarından seke seke insanların yanlarından geçiyorsun.  Çalıştığın yerlerde döviz alan sağılası inek muamelesi, devamlı manasız para şakaları, taksiciler para üstünü vermemenin derdinde döviz büroları bile sana düşük rate vermekte, anlayacağın heryerde her zaman kendini farklı hissetiğin bir dünyada yaşamaktasın. 

Aslında yazıma expat hayatını anlatmak için başlamamıştım, bundan bir önceki yazdığım yazı bu ülkeye ailecek taşındığımız ilk günlere aitti ve ben bu son günümüzü de kaydetmek için oturmuştum klavye başına. Şuan yoğun bir memleket özlemiyle yazıyorum, ilk günlerdeki o yeni yerler keşfetme arzum, yerini eski, bildiğim, tanıdığım yerlere dönme özlemine bırakmış durumda. Son 2 yılda 5 ayrı ülke ve yaklaşık 10 farklı şehir gezdim bu coğrafyada. İnsanın da , doğanın da, mimarinin de, kültürün de binbir çeşidini gördüm diyebilirim. Ama Endonezya içlerinde en vahimi idi. Evler gördüm, içine 2 yatak sığmayan fakat bir aileyi barındıran ve yine evler gördüm hemen yanı başında iki kişilik aileye 5 kişilik çalışan ve metrekarelerce boş alan. Güzelim doğaya rezidanslar ile savaş açan bir şehirde, egzozdan ötürü 50 yaşını göremeyen bir garip halk gördüm. Dadılar gördüm, bir çocuğa 5 tane, analar gördüm, görmez olaydım dedirten. Bir din var burada, adına islam dedikleri, evlerden uzak, takiyye yapsan belki daha evla. Yalan, dolan bunlar çok kolay ama yüzler hep güleç, kafalar hep rahat. Sokaklar leş, kaldırımlar belki üç belki beş, geri kalanı yerle eş. Trafiği keşmekeş, yeşil ışığında sıkıyorsa geç, hayat hep bir güreş, sıcaklık ise ortalama 35. Oksijeni özledi ciğerlerim, sigara gibi burada her nefes. Her nefeste bir şükür, her nefeste diriliş ve kendini farkediş, özüne dönüş. Yokluğunda buldum seni 'hayat' . Şimdi geliyorum senin ile yaşlanmaya.

21 Ağustos 2018 > Endonezya serüvenimizin bitişi.
22 Ağustos 2018 > Ankara'da yeni bir başlangıç için tüm hayatın sıfırlanışı.





1 Nisan 2017 Cumartesi

Dandeyeze Gunlukleri

Jakarta'ya ailecek geldigimiz ilk gün
Hayatin avuçlarımız arasından ne kadarda hizli akip gittiğine, zamanında açmış olduğumuz bu blog sitesindeki yazılara bugun goz gezdirirken tekrar taniklik etmiş oldum. Yıllar öncesi bir sigara bırakma macerası ile giriştiğimiz bu yazi dizisinde aslında ne cok şeyler yasamis ve yaslanmışız. Yazıları okurken birden Botswana anılarımıza denk geldim ve kaderin cilvesi buya bugun de vatanımızdan gayet uzakta, Endonezya'da bambaşka bir tecrübenin başındayız. Yalnız bu sefer tecrübemize ortak olan bir de evladımız var. Başındayız dedim ama basi midir sonu mudur onu tabiki Allah bilir fakat günler gecse de buraya yerleşeli beri hep içimde daha başındayız hissiyatı mevcut.

Aylar oncesi bu memlekete geldiğim ilk gunleri hatırlıyorumda, yer bilmem iz bilmem, sağlamından bir trafik cilesinin arindan otelime varmıştım. Daha ilk günden bu memlekette de trafikten cok çekeceğimi anlamıştım ki nitekim artik ofise taksilerle giderken harcadığım zamanlara yandığımdan motosikletle gitmekteyim. Değişik bir tecrübe aslinda ilk baslarda gayet hosuma da gidiyordu fakat su bir gercek ki trafikteki tum egzozu bilfiil solumaktasın ve hele ki yolculuk esnasında yağmur da başladıysa iste o zaman bu is bir cileye dönüşebilmekte. 



İnsan cok katli rezidanslar, kuleler, is merkezlerinden bulutları görememekte, bulutlar ise bunca egzoz dumanından gerekli nasibi almış olacak ki gayet griye calmakta. Kafanı kaldırdığında insanin icini bir kasvet kaplıyor, uzuluyorsun.. Nedir bu insanoğlunun bu dünyaya çektirdiği diyorsun. Dusununki sehirden 1 saat ucus mesafesinde yerli halkın bulunduğu Jogjakarta diye bir sehre gidiyorsun ve bir anda doga ben buradayım tum tazeliğimle hücrelerindeyim diyor. 

Jogjakarta - Dondum kibleye dogru, actim ellerimi :)


Buyuk buyuk binaların bittiği sınırlarda da yasam alanlari baslamakta. Sefalet diz boyu, halkın geneli disarda yemek yemekte. Disarda dediysem sizin dusundugunuz gibi lokantalarda degil, sokaklardaki tezgahlarda. Bu tezgahlari anlatacak kadar bakamadim, bunyem elvermedi ; hijyen yerlerde yani yerler daha hijyenik desem yalan olmayabilir. Zaten fiyatlarindan da bunu kestirmek mumkun, yaklasik 2 liraya koca bir tavuk ile pilavi goturebiliyorsun. Bulasik gozunun onunde yikaniyor pardon sadece durulaniyor ve onunuze servis ediliyor. Baharati sevdiklerinden bu tip sokaklarda yururken koku kacinilmaz gercek. 

Istihdam eden insanlarin buyuk cogunlugu dusuk kalifiye islerde calismakta, 100 dolara bir ay gece gunduz ozel taksicilik yapanlar, gundeligi 5-10 dolara temizlige gelenler, aylik 40-50 dolara bebek bakiciligi, avm ler dukkan basina abartisiz 5-6 gorevli calistirmakta ve cok cuzi fiyatlarda bu insanlar sabahdan aksama kadar ayakta beklemekte. Ama en nihayetinde herkeste bir ekmeginin pesinden kosma hali var. Dilenen gormedim desem dogru olur. En kotu isi olmayanlar kendi motoruyla taksicilik yapmaktalar. Zaten istihdamin yuksek cogunlugu da ulasim sektorunde olsa gerek.

Ucuz bulduk deyip isi abartanlar da cabasi (Fotodakiler bakici ablalar)


Ama bunca zorluga ragmen seker gibi insanlari var. Hepsi guleryuzlu, neseli, temiz tipler. Onlarca taksi, motor soforuyle muhatapligim oldu, turkiyeden bilen bilir, taksiye binmek demek basli basina bir gerilim, birkez olsun gerildigimi kandirildigimi bilmem. Hatta icimize oyle islemis ki bizde paranoyaklik haline donusmus bazen durduk yere kandirildigimizi dusunup yok ya kestirmeye girmis dedigimiz oluyor yahut adam kisa mesafe diye suratini mi asti diyoruz inerken bebek arabimizi guler yuzuyle bagajdan indirip bize veriyor. Sasilasi gercekten, bizdeki ogrenilmis caresizlige donusmus artık. Mesela misafirperverligimizle ovunur dururuz, ben kendi ulkemde tasinirken gormedigim yardimi burda gordum. O nedenle memleketin iyisi kotusu tartisilir ama insanin iyisinin memleketi yok bu dunyada ben bunu anladim.

// Dandeyeze = Yahya Cinar'in Endonezya'ya gelmeden once ulkeye verdigi isim :)

Sercan Bugra Gultekin



23 Ekim 2015 Cuma

Bebektim Yetiştim Yetiştirildim








Güneş yüzüme yüzüme vuruyor. Bugün dünyanın kötü yanlarına karşı takındığım tavrı takınıyorum. Sımsıkı yumuyorum gözlerimi. Ne ses çıkarıyorum, ne ağlıyorum, ne kıpırdanıyorum. Yapmam gereken şey neyse onu yapıyorum. Gözlerim kapalı. 



Bilmem ben bebek Merve olarak, ne isterdim dünyadan. 






Bugün benzer şekillerde birilerinin egolarını beslediğim, mütevazilikte sınır tanımadığım ilişkilerde yer almamak için, varlığıma şükredilmesini mesela. O zaman belki 'herşeyin en doğurusunu bilen' insanların yer aldığı ilişkilerde kendime aynı pasif ve 'mütevazi' konumu belirlemeyebilir, daha gür sesli olabilirdim. O zaman ben de 'düşünmeden konuşmayı - konuşabilmeyi' öğrenmiş olurdum. Düşünmeden konuşabilmek, ne büyük bir lütuftur! Konuş arkadaşım, kızmıyorum benimle düşünmeden konuşmana. Kendini sürekli karşındakinin duymak istemeyebileceği şeylere karşı bir süzgeçten geçirmek zorunda 'hissetmemeni' kıskanıyorum. Tam da bu nedenle çocuklarımızı büyük bir şükran duygusuyla karşılamak, şatafatlı 'hoşgeldin bebek' patileri yapmaktan çok daha mühim.


Kabul görmek isterdim mesela. Bugün temas ettiğim her insandan(!) onay alma ihtiyacıyla kendimi yormamayı, mükemmelin peşinde olmamayı, aksatabilmeyi, serebilmeyi, ekebilmeyi, gecikebilmeyi öğrenebilmiş olurdum. Bu nedenle, çocuklarımızı, bebeklerimizi tam da dünyaya geldikleri gibi kabul etmek, onları olmasını istediğimiz 'şey'lere dönüştürmek için süslemekten, giydirmekten, allayıp pullamaktan, olmadıkları gibi göstermekten çok daha mühim. 

Yaşamın ilk aylarında sürekli ağlayan bir bebeği, annenin o ağlamalarıyla kabul edip, sarıp sarmalaması kadar iyileştirici ne olabilir başka? Oysa o anne 'görür görmez aşık olacağını sandığı' bebeği ile ilk günlerini hiç de böyle hayal etmemişti. Şimdi kollarını açıp, pembe hayallerini bir kenara bırakıp, bebeğini öylece, olduğu gibi  kabul etmesi, sebebi bile bulunamayan ağlamaları görünürde durdurmuyor olsa bile, ne mucizevi bir iyileştirici. 

Bana gülen gözlerle bakan insanlar isterdim mesela çevremde. Kendimi olduğum gibi kabul edebilmeyi, kendimle bu kadar savaşmamayı, kendime tökezleme hakkı verebilmeyi öğrenmiş olurdum belki. Ben de eksik yanlarıma aynada gülen gözlerle bakabilirdim o zaman. Tam da bu nedenle çok daha mühim, çocuklarımızın ihtiyaçlarını karşılarken neşeli olmak, onlara gülen gözlerle bakmak,  onları ne kadar da mutlu yetiştirdiğimizi gösterme gayretlerimizden. Mutlu çocuk, ona mutlu mutlu bakılmasından öğrenmez mi önce mutluluğu. Bak ne güzel, çocuğun özne olduğu bir cümlede mutlu kelimesini ne çok kullandım. Hiç kulağımı tırmalamadı yüksek sesle okuduğumda.  Gerçekte de hep yan yana olsalar ya, çocuk ve mutluluk. 

Liste uzar gider, nihayetinde bebektik, yetiştik işte. Yarasıyla beresiyle. 

Peki hiç kendini düşündün mü? Sen ne isterdin bir bebek olarak bu hayatta?



Merve G. 

İstanbul



2 Temmuz 2015 Perşembe

Savaşçı İnsanlar


Geçenlerde instagramda çoktan beridir takip ettiğim, takip etme sürecimin bir yerinde aniden kanser olduğunu öğrenmiş, tedaviye başlamış, saçları dökülmüş ve türlü zorluklar yaşamış bir blog yazarının, tedavi sürecinin sonunda duygularını anlatan bir yazısına tanık oldum.

Bu sürecin sonunda çok güzel insanlar kazandığını, ancak bir çok da kayıp yaşadığını anlatıyordu özetle. Dünyada olup biten türlü türlü olayın, aslında birbiriyle ne kadar benzer olduğunu, çeşit çeşit yaratılmış insanoğlunda nasıl da aynı duygulara neden olduğunu fark ettim.  Aslında birbirimizden ne kadar farklı görünsek de, çok benzer duygular yaşıyoruz. Aslında birbirinden ne kadar farklı zorluklarla mücadele ediyor gibi görünsek de, aslında aynı yollarda yokuş yukarı yürüyoruz.

En son blog yazımı neredeyse 1 sene öncesinde yazmışım. Beni yakından tanıyanlar bilirler, her anlamda oldukça zorlu bir yıldı. 1 sene önce yazdığım yazıda anlatmaya çalıştığım şeye bakıyorum da, bugün o duygum olduğu yerde duruyor. Dünya kendi mutluluğu ile sarhoş olmuş, bu sarhoşlukla kimi nasıl yaraladığını asla görmeyen kalplerle dolu.  

Hastalıklar, hastaneler, savaşlar, çekilen fiziksel ve ruhsal tüm acılar iki gerçeği gösteriyor insana, özünde kim olduğunu ve ruhunun el ilkel yanlarını. İnsan yaşadığı şeyle ne yapacağını bilemediğinde ilkel bir şekilde acı çekiyor ve ilkel bir şekilde öfkeleniyor. Doğum sancısı çekerken en ilkel yanı ortaya çıkan o güçlü kadınlar gibi.


İkinci gerçekse diğerleri ile ilgili. Diğer, o çok sevilen, güvenilen insanlarla ilgili. En büyük hayal kırıklığın olanlar. Birer birer gidenler, oradaymış gibi görünüp aslında hiç orada olmayanlar, başta orada olup sonradan kaybolanlar.  Bunu çok doğal bir şeymiş gibi yaparlar, ayda yılda bir yapılan görüşmelerde ilişkide hiç bir kopuş yaşanmamış gibi davranırlar.  Görüşme bittiğinde şaşkınlığın öyle büyük olur ki, kendinden şüphe edersin bir an.  Bir grup başka insan var ki, onlar kötü kalpliler grubundalar. Senin mutluluğundan ne kadar rahatsız oluyorsa, çektiğin acıdan o kadar beslenir.  Nadir gelir, çarpar gider. Zor anlar, zor toplarsın kalbini.

İşte o kanser olan kendisini hiç tanımadığım instagram arkadaşım, aynı duygulara dokunuyordu o yazısında.  Bu süreçte daha şeffaf gördüğü kalplerden bahsediyor.  Nasıl dönüşüp, nasıl değiştiğinden. 1 senede saçlarını kaybetmenin çok daha ötesinde şeyler yaşadığından. Biz onun en çok dökülen saçlarını, değişen bedenini görüyoruz. Oysa o en büyük değişimi ruhunda taşıyor. O artık aynı insan değil, dünyaya başka bir yerden bakıyor. İnsanları daha iyi tanıyor, belki kimisini daha başka severken, kimisinden daha başka uzak duruyor. Belki artık daha keskin sınırları var, artık daha az umursuyor başkalarının ne düşündüğünü, bir de belki artık daha az ihtiyaç duyuyor diğerlerine. Bizse onun giden saçlarını, belki rengi değişen yüzünü görüyoruz sadece. Oysa kim bilir diğerlerinin bilmediği neler değişiyor onun içinde.

Yürekli kadın. Savaşçı kadın. İlkel yanlarını da seven, o yanlarının da farkında olan kadın. Mücadelen en çok seni dönüştürecek. Diğerleri sana gerçekte ne olduğunu asla bilmeyecek.

Merve G.
İstanbul


22 Ağustos 2014 Cuma

Mutluluk Üzüntüyle Çarpıştı

Mutluluk üzüntüyle çarpışıyor. 

Büyük bir gürültü, ortalık toz duman. Bir kavga değil, bir yarış hiç değil. Aynı anda aynı yolda burun buruna gelivermişler sadece. İkisi de yol hakkını kendinde görüp gaza basıvermiş. Sonrası, çarpışma. 

Kimin hayatta kalacağını görmek istemiş etraftakiler. Kaygı, öfke, gerginlik, umut, neşe. Gözlerini dört açmış toz bulutunun arasından sağlam çıkacak olanı bekliyorlarmış. 

Zamanla toz bulutu kaybolmuş, manzara belirmiş. Üzüntü mutluluğu paramparça etmiş. Mutluluksa üzüntüyü şişirmiş de şişirmiş. Kabına sığmaz hale getirmiş.

Hiç bir işaretin olmadığı bir yolda, kimin kime yol vereceğini kim tayin eder? 
Senin mutluluğun hiç birinin üzüntüsüyle, senin üzüntün hiç birinin mutluluğuyla çarpışır mı? 
Ne zaman durmak gerekir?

Kardeşsen dostsan, anneysen evlatsan, eşsen arkadaşsan; hiç bir işaretin olmadığı yerde, kimin ne zaman durup diğerine yol vermesi gerektiğini bilirsin. Bilmiyorsan, bunlardan hiç biri değilsin. 

Merve G. 
İstanbul

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Önün, arkan, sağın, solun; ilham!


Ne yaşarsan onu ilham kaynağına dönüştürebilir misin?

Sızlanmadan, kabulkar bir duruşla; her ne olmaktaysa o anda, şimdi tüm o olanların senin için anlamı ne? Neden şimdi gerçekleşiyor? Sana ne söylemek istiyor? Herşey bittiğinde hangi sivri yanın törpülenmiş olacak? Neye yarayacak, neyi değiştirecek, neyi geliştirecek? Sorularını sorabilir misin?

Tamam kabul ediyorum. Başının üzerinde isli bir hava varken, soluduğun oksijenin bile içine sanki başka şeyler karıştırılmış gibi her nefesinde boğazında bir batma hissi oluşuyorken, ya da geceleri uykuların derin sulardan sığ kıyılara doğru gelmekteyken, öyle durupta, efendim şimdi bu bana ne katacak diye düşünmek öyle kolay iş değil. Zaten bu ilham da, kolay lokma değil.

İlham bugüne kadar öğrendiğin o masalsı sıfatlarıyla karşında değil bu defa. Yakıcı, kavurucu, sorgulayıcı ve sorgulatıcı bir kimlikle gelmiş, tam karşında duruyor. Bul beni diyor, çıkar beni, işle ve dönüştür beni.

Hırslı mısın,  mükemmeliyetçi mi, kıyaslamacı mı? Kendine karşı acımasız mısın ya da başkalarına karşı? En iyisi benim fikrimci misin, nereye çekseler oraya giderimci mi? Öfkeli misin mesela, sahip olamadıklarına karşı, insanlara karşı, yaşadığın hayata karşı?
Şimdi sen hangi yanını alıp, neye dönüştüreceksin? Yaşadığın hangi şey senin ilham kaynağın bu defa?

Merve G.
İstanbul


25 Eylül 2013 Çarşamba

Uykusuz Geceler

Uykusuz gecelerin çaresi yazmak. 

Nedendir bilinmez son günlerde geceleri uykuya dalmakta güçlük çekiyorum. Freud bunu günlük hayatla bağı koparmakta zorlanmak olarak  tanımlıyor. Ben dönüşümüze bu denli az kala, bu duruma bir tanım getirip işi daha da zorlaştırmak istemiyorum. Bazen basit çerçeveler, basit anlam yüklemeler, insanı kurtarabiliyor. Uykusuzluk işte, uyuyamıyorsan üret. Mesela uzun zamandır ihmal ettiğin blog sitene yaz. 

Dönüşümüze yaklaşık iki hafta kadar bir süre kaldı. Zaman yine küçük anlara odaklandığında hiç geçmezken, büyük tabloya baktığında insan idrakının dışında bir hızla seyrediyor. Bu ikisi arasında duygu karmaşası yaşarken, bir yandan da kalan son vakti olabildiğince verimli değerlendirmeye gayret ediyorum. Ama ne çare. Zihnim olabildiğince büyük bir kaçış halinde. İstiyor ki sürekli gidişi düşünsün, sonrası için planlar yapsın. Bir insanın senelik ortalama yıllık izin süresi kadar bir sürem var; kitap okuyabileceğim, dinlenebileceğim, kendime ve ilgilerime vakit ayırabileceğim ancak ben zihnimle savaşıyorum. İnanılır gibi değil. Zihnim nasıl olur da bu koskoca 2 haftayı atlayarak yalnızca sonrasına bu kadar takılabilir? Bugünü yaşamazsam, yarın nasıl gelebilir? 
Yaşamayı ertelediğimiz her şey, bir gün hiç ummadığımız bir köşe başında karşımıza dikiliveriyor. Yaslarımız, üzüntülerimiz, kaygılarımız. Bunları bıraktığımız gibi, aynı duygu yükü ile buluyoruz çoğunlukla. Yaşamayı ertlediğimiz mutluluklarımızı ise tarihi geçmiş, bayatlamış, nahoş bir halde buluyoruz, ona eşlik eden bir pişmanlık duygusuyla birlikte. Zamanında sofraya koymadığın her mutluluk, çürüyor. 

 
Şimdi hesabını görelim desek, nice yara var belki sarılacak. Çektikçe arkası gelecek. İnsan biraz da belki bunu ince ince hissettiğinden hiç oralı olmuyor. Sonra diyor, şimdi buna vakit yok. Şimdi sırası değil. Yarın bakarız. Her geçen gün, büyüyor o geçmiş. Hesap şişiyor.  



Bir an, herşey dursa, tüm koşturmaca ve telaş. Ana odaklansak, yaşamamız gereken şeyi ertelemesek, neyi yaşardık acaba? 
Sonra bir an, sarmaya kalksak yaralarımızı. Hangisinden başlardık önce?

Merve G.
Gaborone 


11 Ağustos 2013 Pazar

Afrika'da Bayram Sofrası!

Bayrama bir gün kala, Afrika'da iki başımıza bayram sabahı ne yapacağız düşüncelerine çoktan dalıp gitmiştim. Burada, değil tanıdık yüzler olması, bayramdan bile bihaber bir topluluğun içinde bizi nasıl bir gün bekliyor diye düşünmeden edemiyordum. Unutmuşum, hayat her zaman taze heyecanlar sunuyor insana. Unutturmuyor kendini, köşe başında birden çıkıveriyor karşına. Her zaman, tam zamanında! 

Bizim köşe başımız bayram sabahıydı. Heyecandan uyuyamadım o sabah. Buğra bayram namazına gittikten sonra kalktım. Buğra'nın anlattığına göre camide bayram namazını kıldıran imam, dillere destan bayrama özel bir cübbe giymiş. Cami oldukça kalabalık ve hareketliymiş. Buğra geldiğinde, havuz kenarında bir bayram kahvaltısı yaptık. Hava çok güzeldi, güneş alabildiğine parlak. Kahvaltıdan sonra, daha önce bizi evinde bir iftar yemeği ile ağırlayan Sri Lanka'lı bir ailenin davet telefonu ile heyecanlandık. İftar yemeği o kadar keyifli ve sıcak geçmişti ki, bir yandan o aileyi tekrar görmeyi istiyordum, bir yandan da o gün için yaptığımız gezme planını düşünüyordum. Derken evet dedik, geliyoruz! 

 

Öğleden sonra takıldık Tarık ve Zehra'nın peşine.Tarık ve Zehra, 15 yıl önce Sri Lanka'dan buraya göç etmişler. 14 yaşında bir kız ile 2 yaşında bir erkek çocukları var. Ailenin tüm bireyleri çok güler yüzlü, misafirperver ve sıcacık insanlar. Bizi Hint mutfağı ve muhteşem baharatları ile tanıştırdılar:) İşte şimdi de onların buradaki aile dostlarının evine bayram yemeğine gidiyorduk. Heyecanım doruktaydı.


Müstakil bir evin bahçesinden içeri giriyoruz. Bizi en az Tarık ve Zehra kadar sıcak iki aile karşılıyor. Bahçede kocaman bir masa, sofra hazır. İnsanların sıcacık hali anında bizi çepeçevre sarıyor ve kendimizi aralarında buluyoruz. Ortamın bana yaşattığı duyguları hangi kelimelerle tarif edeceğimi çok düşündüm yazıya başlarken. Zihnimden geçen hiç bir cümle tam olarak hislerimi yansıtmıyor ne yazık ki. Fakat, hislerime en yakın anlatım şu olurdu sanırım; kabul ve dahil edici halleri, insanı bir anda kuşatıyor ve bambaşka bir kültüre sahip olmanıza rağmen aralarına karışıp gidiyorsunuz. Oldukça eğlenceli bir sohbet ortamları var. Gülüyor, şakalaşıyorlar. Stres ve koşturmaca yok en önemlisi bu. Ayrıca aralarına ilk defa katılmamıza rağmen biz varız diye farklı davranmıyorlar. Oldukları gibiler, işte tam da bu nedenle kendimizi hiç de misafir gibi hissetmedik. Neşeleri ve doğallıkları zamanı hızlandırıyor. Zira, vaktin nasıl geçtiğini hiç anlamadık.

Yemeklere gelince, masadaki herşeyin tadına baktım. Keskin ve alışık olmadığımız baharatlar bizi biraz afallatsa da bir süre sonra tabağımızdaki herşeyi silip süpürdük. Et pişirmek mi, işte o işten çok iyi anlıyorlar! Yemeye çok düşkünler, her türlü şeyi yalnızca ellerini kullanarak yiyorlar. Fakat o işin bir tekniği var, öyle her babayiğidin harcı değil yani.  Masada tek çatal kaşık kullanan bizdik:) Yemeğin arkasından çay servisine geçildi. Bize beyaz çay mı siyah çay mı diye sordular. Beyaz çay sütlü oluyormuş. Ancak çaya sonradan süt ekleyerek yapılmıyor. Hazırlanışını gördüm, kocaman bir tencerede önce sütü kaynatıyorlar. Sonra içine bildiğimiz siyah çay atıp biraz demlenmesini bekliyorlar. Çay rengini verdikten sonra bir süzgeç ile süzüp servis çaydanlığına aktarıyorlar. Siyah çayla araları yok, bizim için iki fincan demlediler ne olur ne olmaz diye:) 
 



Çayın arkasından tatlı servisi başladı. Çeşit çeşit tatlı. Ancak o kısımda kendileri de kabul ediyorlar ki pek başarılı değiller. Hepsinin dilinde baklava:) Türkiye'yi anıyoruz hep birlikte. İçlerinden bazıları Türkiye'de bulunmuş. Anılarını anlatıyorlar, yüzümüzde gururlu bir tebessüm ile onları dinliyoruz... 






       
Gün bitti. Hem ruhlarımız, hem bedenlerimiz doymuştu. Bu bayram, farklı bir kültürün sofrasına konuk olduk. Hayatımda hiç unutamayacağım bir bayram günü geçirdim. Eve geldiğimde içim sıcacıktı, huzur doluydum. Sabah ailelerimizden ve sevdiklerimizden ayrı oluşumuzun burukluğu, bir nebze olsun dinmişti. O bayram sofrası, Allah'ın bizim için hazırladığı bir izzet-i ikram değildi de neydi... Geriye bayramın diğer günlerinin tadını çıkarmak kalmıştı. Biz bu bayram, hem sevdiklerimizi çok özledik, hem çocuklar gibi şendik! 

Merve G. 
Gaborone







30 Temmuz 2013 Salı

Gülümseyen Fotoğraflar

Bilgiye ve başkalarının yaşadığı hayata ulaşmanın kolaylığı bizleri gün geçtikçe daha kısır bir bakış açısına itiyor sanki. Blog sitelerinin, sosyal medya araçlarının, insanların kendi yaşamlarına ait deneyimlerini gerek yazıyla gerek fotoğrafla paylaştığı her türlü alanın hayatlarımıza nasıl ince ince işlediğini hayretle izliyorum. 
Üretmek ve ürettiğini paylaşmak kadar güzel ne var şu dünyada. İnsana kendini değerli hissettiyor. Hele de son zamanlarda en büyük ihtiyacımız buyken. Yalnız, tüm bu araçları kullanırken, kendimizi yalnızca ortaya koyduğumuz ürün kadar anlaşılabilir yaptığımızın farkına yeni vardım. 

Artık başkalarının hayatlarını takip ederken yalnızca gördüğümüz somut cümle ve fotoğraflar kadar düşünebiliyoruz. Daha sıklıkla keyifli anların ve mutlulukların paylaşılması, o insanın inanılmaz bir rahat içerisinde, hayatını her an mutlu mesut yaşadığı izlenimi veriyor. 
Bilmem ki, hepimiz, paylaştığımız kadar mutluluk dolu muyuz?
Bilmem ki, en yakınlarımız bile bizi yalnızca gördüğü cümleler, fotoğraflar kadar mı bilmeye başlıyor?



Bu mu insanlarla aramızı açıp, bizi birbirimizden her geçen gün biraz daha uzaklaştırıyor. Neticede insanları ve toplulukları birleştiren en büyük şeylerden biri de zorluklar ve acılar değil midir bir yerde. Hepimiz hayatta bir şeylerin acısını çekerken, sürekli mutluluk pozları veriyoruz. Zorluklarımızı macera gibi anlatıyoruz(!).
Belki de işte tam da bu nedenle, birbirimize karşı daha acımasız daha tahammülsüzüz. Artık birbirimizin zorluklarına daha az tanık oluyoruz. Kendimizi de bu tanıklık konusunda daha az sorumlu hissediyoruz. Gördüğümüz kadarını biliyor, ona inanıyor, ötesini bilmek gayretine hiç girmiyoruz. Acılarımızı ayrı ayrı çekiyoruz. 



Mecburi yalnızlık ve yalıtılmışlığın insanı daha kırılgan yaptığını deneyimledim burada. Öyle ya, her yeni şey bir macera olduğu kadar, zorluk da barındırıyor içinde. Bunu kaçırdık mı ne?  Hayat hep gülümsediğimiz fotoğraflardan ibaret değil ya. Peki ne kadar yürekliyiz bugün yokluklarımızı paylaşmak konusunda?
Bir de daha önce de bir yerlerde yazdığım gibi, bu beklenmedik eve dönme arzusunu nereye saklayacağız şimdi?
Merve G. 
Gaborone

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Yaz&Kış

Ne beklediğin, mutluluğunun veya mutsuzluğunun temelini oluşturur. 

Her ne kadar yalnızca Buğra ile birlikte olma beklentisi ile geldiğimi düşünsem de, ülke ve yaşam koşulları ile ilgili kafamda bazı şemalar , üzerinde hiç düşünmeyi bile akıl edemediğim kesin beklentiler oluşturduğumu buraya geldiğimde fark ettim. İşte bu da ilk şoku getirdi. Üstüne üstlük, hazırlıksız yakalanmışlık. 

Bütün kışı,  çalışıp çabalayarak, yorularak ve uzun yaz günleri ile ılık rüzgarları hayal ederek geçirdikten sonra, tam da buna en yakın olduğun zamanda güney yarım kürenin en ucuna giderken, orada kış mevsiminin tam da ortasına düşmeyeceğini kim söyledi sana! Resmen bu gerçekten deli gibi kaçmıştım. Afrika'da havanın sıcak, mevsimin yaz olduğuna  nasıl kendimi inandırdıysam, ilk şoku gece hava sıcaklığı 1 dereceye kadar düştüğünde geçirdim. Çocuklar okula gidiyor, insanlar biz kışın nasıl bot, kazak giyiyorsak kendilerince mevsime uygun giyiniyorlardı. Benimse bavulumda, yazlık uçuşan elbiseler, babetler hatta sandaletler... Yün eldiven takanı da gördüm, uzun çizme giyeni de. Berelerden hiç bahsetmeyeceğim. Temmuz ayındayız dedim içimden, biz Temmuz ayındayız, insanlar bere takıyor. Onlarda bir Aralık, bir Ocak havası. 


Neyse ki, gündüz sıcaklığı yaklaşık 23-24 dereceyi buluyor. Gölgede üşümekle birlikte, güneşte neredeyse bronzlaşabilecek kadar ısınıyor insan. Dolayısıyla bence yine de bere takılmaz. Görebildikleri en soğuk hava bu olduğu için sanırım ilk fırsatta kışlık ne kadar malzeme varsa kullanıyorlar. Buradaki 24 derecede yün eldiven giymiş, bere takmış insanları Ankara'nın karlı günlerinde hayal ediyorum da, gülümsüyorum biraz. Yoo, kış ama hava sıcak. Züğürt tesellisi 1. Gölgeden kaçtığın sürece yaz mevsimindesin. Hayır, neredeyse iki hafta boyunca, nasıl olur dedim. Nasıl olur da ülkemin o çok beklediğim yazını kaçırırım. Uzun gündüzler en büyük enerji kaynağım. Koca bir kış boyunca her arkadaş muhabbetinde "yaz gelsin uzun uzun otururuz, gündüzler uzayacak, hava neredeyse 9'da kararacak, balkon sezonunu açıyoruz.." gibi cümleler kurduk. Gel gör ki, Haziran ayının 23'ünde, yola düşüp güney yarım küreye geçtik. İkinci büyük şok, hava burada 17.30'da kararıyor. Ankara ise bu arada en uzun gündüzlerini yaşıyor. Akşam saat 8 olduğunda beni alıyor bir uyku hali, sanki gece yarısı olmuş. Kafamda sürekli; "Ankara'da şimdi hava apaydınlık, Ankara'da şimdi hava bilmem kaç derece, Ankara'da şimdi..." Zaman zaman bunu düşünüp sinirlendiğim bile oldu. Ramazan ile birlikte havanın erken kararmasına hızlıca alıştım:) 







Dedim ya, ne beklediğin mutluluğunun veya mutsuzluğunun temelini oluşturur. Afrika'dan Temmuz ayında Türkiye'nin yaz mevsimi performansını beklersen, vay haline. Yok ben üzerime şalımı alıp, evin önündeki küçücük havuzun yanında, güneşte bir sandalyeye geçeyim, hafif hafif esen rüzgarda, yalnızca kuşların sesinin duyulduğu bir yerde, herşeyden çok uzak, kitap okuyup, düşüneyim, ruhumun her zerresine bir yenilenme fırsatı vereyim diyorsan, mutluluk tam da karşında! 

Merve G.
Gaborone

19 Temmuz 2013 Cuma

İstikamet Afrika!



Aynı anda bir çok duyguyu birden yaşamak oldukça başa çıkması zor bir durum. Bir yandan bavul hazırlamak, bir yandan iş yerindeki eşyalarımı toplamak, bir yandan seyahatimin beklenenden uzun olması ihtimaline karşı sevdiklerimle vedalaşmak. Günümün neredeyse büyük bir bölümü, arkadaş yemekleri, vedalar ve son hazırlıklarla geçiyordu.




Derken kendimi Esenboğa hava alanında buldum. İki koca bavulla. Özenle tam 30 kg olarak hazırlanmış iki koca bavulla. Sahip olduğum herşeyin neredeyse o iki bavulun içinde olduğunu söylemek mümkün. Sırtımdaki 8 kg çantanın içi tamamen kitapla doluydu. Zira Afrika'da beni neyin beklediğini hiç bilmiyordum. Önce İstanbul'a uçtum. Oradan Johannesburg'a. Johannesburg'da 5 saat süren heyecanlı bir bekleyişin ardından hayatımda gördüğüm en eski, en küçük, en her an düşebilir izlenimi veren uçakla Botswana'ya geçtim. Allah'tan ki son yolculuğum yalnızca 45 dakika sürdü. Sırt çantam, yukarıda çantaların koyulması için yapılmış bölmeye sığmadı. Uçak sarsılıyor, yan dönüyor, garip sesler çıkarıyordu. O uçakla yolculuk yaptıktan sonra, havada korkabileceğim başka bir taşıma aracı kaldığını sanmıyorum! 

Botswana'ya vardığımda, Türkiye ile vizeleri çok yeni kaldırdıkları için belki de ülkeye vizesiz girecek olan ilk Türk'tüm. Elimize doldurulmak üzere zor okunan küçük bir form verdiler. Ancak formu doldurabileceğim bir kalem almadığımı fark ettim yanıma. Kimsenin kalemini paylaşmadığını, görevlilerin kalem vermeye istekli olmadığını gördüğümde, ülkenin hoş geldin deme şeklinin alışılagelmişin dışında olacağını anlamam gerekirdi  aslında. En sonunda Hindistan'lı bir beyefendinin kalem yardımı ile formu doldurup ülkeye girişimi yaptım:) Havaalanı sanki gerçeğinin maketten yapılma halini andırıyordu. 

Bavulların alındığı yere geldiğimde -vezneden geçer geçmez küçük bir paravanla ayrılmış bölüm(!)- asıl "hoş geldin sürprizim" ile karşı karşıyaydım. Bavullarım yoktu. Şu içinde neredeyse sahip olduğum herşeyin olduğu bavullarım. Oradaki görevliye sorduğumda ülke ile ilgili en büyük gerçek tam karşımda duruyordu. Müthiş bir ağırkanlılık ve vurdumduymazlık. Ben ne kadar stresli isem, karşımdaki görevli o kadar sakin ve umursamazdı. Yaklaşık 1 saatte kargacık burgacık bir form dolduruldu, hiç tatmin etmeyen bir açıklama ile oradan gönderildim. Kimse bavullarımın nerede olduğunu bilmiyor, bilmek gayretine de hiç girmiyordu. İşte Buğra ile yaklaşık 1 aylık özlemin üzerine ilk karşılaşmam bu koşullarda oldu, ellerim bomboş, tek varlığım kitaplarım olarak çıktım havaalanından. Şok içindeydim, yaklaşık 19 saattir yoldaydım, yorgundum, açtım, bavullarımın hangi ülkede olduğunu dahi bilmiyordum, Buğra'ya sarıldım. Çok daha farklı hayal ettiğim o an, neredeyse ağlayacaktım. 

Ülkenin bana hoşgeldin gösterisi daha bitmemişti. Havaalanından çıktık, Buğra beni bir şeyler yemek için evin yakınlarında bulunan bir alışveriş merkezine götürdü. Her yer zifiri karanlıktı, elektriklerin gittiğini anladık. Oturduğumuz mekanda elektrikler olmadığı için yalnızca içecek servisi yapılabiliyordu. Jeneratör mü? Hiç gerek yok, halk oldukça alışık bu kesintilere. Kalktık, eve girdik, her yer zifiri karanlık. Yaklaşık 3 saat karanlıkta oturduktan sonra havaalanına gidip bavulların gelip gelmediğini kontrol etmeye karar verdik. Ancak gittiğimizde havaalanındaki bütün veznelerin kapalı olduğunu, tüm görevlilerin evlerine gittiğini, kayıp odası anahtarını da yanlarında götürdüklerini öğrendik ve eve geri döndük. Böylece bir havaalanının gece kapandığına da tanık olmuş oldum. Buğra'nın pijamalarını ve Türk Hava Yolları'nın verdiği çoraplarımı giyerek, huzursuz bir uykuya daldım... 


İnsanın bavulunu kaybetmesi çok travmatize edici bir durummuş meğer. Sanki, evim yanmış, herşeyim çalınmış, tüm mal varlığımı kaybetmiş gibi hissediyordum kendimi. Sanki tüm geçmişim, anılarım o bavullarla birlikte yok olmuştu. İçindeki şeyler aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyordum. Hiç birinin yenisini istemiyordum, ben bavuluma özenle yerleştirilmiş kendi anılarımla dolu eşyalarımı istiyordum!



Ertesi gün yabancı bir yerde uyandım. Buğra yoktu, gözümü açtığımda tüm olanı biteni idrak edebilmem biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde Buğra beni havaalanına götürmek için eve gelmişti. Gittiğimizde bavullarımı kayıp odasında bir miktar tanınmaz halde buldum. Buğra ile yeniden kavuştuk :) 
Artık, yerleşme vaktiydi. Ülkeye, içinde bulunduğum koşullara, tüm değişimlere alışma vaktiydi. Bunun içinse, önce olanı biteni anlamalı, şöyle bir etrafı izlemeliydim.. 
Merve G. 
Gaborone

14 Temmuz 2013 Pazar

Anı Yaşamak

Uzun zamandır yazmadığımdan belki de sigaraya yeniden başlamış olduğumuzu düşünebilirsiniz:) Ama yanlış! Sigara konusunda kararlılığımızı sürdürüyoruz, hatta onsuz hayatımıza oldukça alıştık. Çok uzun zaman olmuş gibi hissediyoruz. 
Bu kadar uzun bir aranın sebebi ise hayatımızda birden bire olmaya başlayan hızlı değişiklikler. Buğra'nın iş değiştirmesi ile birlikte gelecek planlarımızın akışı da son derece hızlı bir şekilde değişti. Böylece hayatta "şimdi ve burada"yı yaşamak ile gelecek hakkında plan yapmak arasında çok ince bir denge olduğunu, insanı başarıya ve mutluluğa götüren şeyin bu iki seçenek arasında doğru zamanda doğru tercih yapması olduğunu öğrendik. Bizim hayatımız için bir süreliğine "şimdi ve burada" seçeneği geçerliydi, biz de kendimizi bu seçeneğin rahatlatıcı kollarına bıraktık. İtiraf etmeliyim ki, plan yapmadan yaşayamayan bir insan için ilk etapta pek rahatlatıcı olmayabiliyor. 
Bizi kısa vadede çok önemli bir şehir değişikliği bekliyordu, İstanbul'a geri dönüyorduk. Artık yeni bir şey daha biliyordum ki, bağlanma ihtiyacımız kadar gerçek bir şey daha varsa, o da değişen koşullara uyum sağlayabilme, esnek olabilme becerisiydi. Bu senenin bana öğretmeye çalıştığı ana tema işte bu felsefe üzerinde şekillenecekti. Ankara'yı bırakıp gitme fikrinden sonra çok daha büyük değişimler beni bekliyordu, ben habersizdim! 

Hayat bir kere kararını vermiş, "şimdi ve burada"yı özümsetecek. "Schopenhauer hayatı "gelecekteki bir umut yerine şimdi yaşamamızda ısrar eder. Nietzsche onun kaldığı yerden devam ederek umudun en büyük belamız olduğunu söyler."(1) Gestalt psikolojisi "geçmiş bitmiştir, gelecek gelmemiştir, önemli olan şu andır." der. İşte bizim hayatımızda içinde bulunduğumuz dönemle en iyi başa çıkmamızı sağlayacak düşünce. İnsanın bazen kendini yaşadığı ana bırakarak, geleceğin stresi ile o anın tadını kaçırmaması gerektiğini düşünürken, bazen hayatta kalabilmenin plan yapabilmeye, öngörülü olup gelecekte çıkabilecek olası riskler ve streslerle önceden yüzleşebilmeye bağlı olduğunu düşünüyorum. Doğru zaman doğru strateji. 
Buğra'nın iş gereği Afrika'ya gitmesi gerektiğini öğrendiğimde, hayatta herşey mümkün dedim. Yepyeni bir macera bizi bekliyordu. Zaman geldi, Buğra Afrika'da bir ülke olan Botswana'nın Gaborone şehrine doğru yola çıktı. 
Ankara.. 
Ayrılacağımı öğrendiğim günden itibaren gözüme hayatta yaşanabilecek en güzel şehirmiş gibi görünen Ankara. Daha önceki tespitimi yineleyeceğim, bir şehri güzel yapan, orada hatıralar biriktirebilmek. Aile bağları, dostluklar geliştirebilmek. Kök salma, bir yere bağlanma dediğimiz şey de bu değil mi zaten. Ayrılırken canımdan can gidecek insanlar var bu şehirde artık. Öyle kolay bırakıp gidemeyeceğim dostlarım... 
Bir zaman İstanbul'dan ne denli zor ayrıldıysam, bugün de Ankara'dan o denli zor ayrılacağım. Bu nedenle bir süre şikayet ettiğim şeylerin bile gözüme fevkalade güzel görünmesine katlanmak durumundayım. Zira bu çok acı verici bir süreç. Bir şehirde herşeyin insanın gözüne güzel görünmesi ne zordur kısa bir süre sonra ayrılacağını bilirken. Şimdi ayrılacağım günü düşünmek faydasız, Afrika'ya odaklanmalıyım çünkü Buğra'nın arkasından gözümü karartıp 2 aktarma 19 saat sürecek bir yolculuk ile arkasından gitmeyi planlıyorum.. Blogu yazmaya başladığımızda, hayatımızdaki en büyük heyecan Bahçeli'de yediğimiz kestanelerdi. Şimdi, hayatın akışının değişmesi gibi, blogumuzun da akışı aynı hızla değişiyor işte. Bilip de söylemişiz sanki, "iki kaptan bir dümen, uzun bir yolculuk hikayesi" diye. Şimdi yolculuğumuz Afrika'da devam edecek. 
(1) Irvin Yalom, Bugünü Yaşama Arsuzu
Merve G. 
Afrika-Gaborone

19 Ocak 2013 Cumartesi

Sigarasız 82.Gün

 
Bugün sigarasız tamı tamına 82. günümüz. Bu 82 günde güzellikleriyle zorluklarıyla bir çok şey yaşadık, bir çok keşif yaptık. Bunlardan bazıları bizi gerçekten şaşırttı ve işimizi kolaylaştırdı. Bazılarıysa bazen içimizi burktu, bizi biraz zorladı.
 
Bugün paylaşmak istediğim şey ise, sigarayı bırakmanın bazı dönemleri olduğu. En azından bizim böyle yaşadığımız. İlk günler çok zor, sonrası beklenmedik bir şekilde rahat, bir ay sonra biraz zorlaşıyor derken inişli çıkışlı bir çok anı var. Bir dönem geliyor ki -bazen bir hafta, bazen bir kaç gün- çok zorlanmaya başlıyoruz. Aklımıza daha fazla geliyor, gündemimizde daha fazla yer aldığını fark ediyoruz. Derken birden bire garip bir şekilde unutuyoruz ve bir süre neredeyse hiç konuşmuyoruz bile. Zor dönemleri aşmamızı sağlayan en önemli şeylerden biri aynı anda aynı şeyi yaşamıyor olmamızdı şüphesiz. Birimiz daha fazla zorlanıyorsak genelde diğerimiz o an tam tersi olan süreci yaşamakta olduğu için çok daha rahat yardım edebiliyordu. Sonra birlikte unutuveriyorduk zaten. Genellikle yardım eden taraf şaşırtıcı bir şekilde Buğra oluyordu, ben ise sürekli rüyalarımda sigara içiyordum. Ama nasıl kendimle içten bir anlaşma yaptıysam, rüyamda sigara içerken "ben sigarayı bıraktım, ben sigara içmiyorum, bu yalnızca bir kerelik" diyordum kendi kendime. Bazen kimse görmesin diye sokakta bir arabanın arkasına saklanıp, 1 paket sigarayı arka arkaya içiyordum rüyalarımda. Uyandığımda gülüyordum bir yandan o hallerime, saklanıyorum demek ki aslında içme fikri suçlu hissettiriyor diyordum. Aman öyle de olsun, bunlar koruyucu duygular.
 
İş yerinde sigarayı bizden neredeyse 3 ay önce bırakan bir arkadaşım ile sohbet ederken, aynı şeyleri onun da yaşadığını anladım. Bana özellikle zor süreçlerde spor yapmayı önerdi.  İnsan en çok spor yaparken ciğerlerinin nasıl açıldığını gördükçe anlıyormuş sigarayı bırakmanın vücut üzerindeki olumlu etkilerini. O da kendi keşiflerinden bir tanesini paylaşmış oldu aslında benimle. O an düşündüm ki, bu aslında herkes için yeni şeylerin keşfedildiği bir yolculuk. Süreci nasıl algıladığımıza bağlı herşey. O an fark ettim ki, Buğra ile uzun zamandır birlikte spor yapmıyoruz. Bu duyguyla, iki defa yürüyüşe çıkmak için öneride bulundum, ikisinde de sırılsıklam döndük eve!:) Heyecanıma yenilip mevsimi hesaplayamadım tabi.  Sonuç: Buğra Mart'a kadar yürüyüş yapmamaya karar verdi.
 
Tüm bu konuştuklarımız, sağlıklı yaşamak için yapılacak şeyler aslında bir bütün. Son 2 haftadır artık aldığımız besinlere de dikkat etmeye çalışıyoruz. Sigaradan sonra buna da sıra gelmişti. Laf aramızda, sigarayı bırakmak bana 2 kiloya mal oldu. Bu soğuk kış günlerinde yeni keşfimizse, ıhlamur... Eğer eve iş götürüyorsanız, kitap-defter-bilgisayar döngüsünde çok işe yarıyor...
 
Merve G.
Ankara-Kar yağsın diye çok beklediğimiz ama inadına yağmurlu bir kış günü.
 

26 Aralık 2012 Çarşamba

Dostluk Manzaraları-Tatilden Kareler


Senenin tam ortasında, hayat tüm koşturmacasıyla devam ederken, birden bire 11 günlük bir tatile girmenin verdiği haz çok az şeyde vardır şu hayatta. Hayatımda bu sene ilk defa nefes aldıracak molalara sahip bir rutinle çalışıyorum. Her fırsatta da bunu kendime hatırlatıp bununla mutlu oluyorum. Bu hafta başından beri evdeyim, ilk bir kaç günü yalnızca evimle ilgilenerek geçirdim. Bugünse artık dışarı çıkmanın vaktidir dedim ve dünden hazırlıklara başladım. Köşeme çekilip Ikea kataloğunun her sayfasını büyük bir özenle inceleme, ihtiyaçları işaretleme molası verdim kendime. 

Ankara ve İstanbul karması bir fotoğraf bu. Ankara'nın her türlü soyut ve somut soğuğuna dayanmamı sağlayan, ellerimi ısıttığı kadar içimi de ısıtan sıcak su torbam. Bana Ankara'daki biricik ilk arkadaşımdan. Bunun bir küçüğü de iş yerindeki çekmecemde duruyor. Yeni iş yerimdeki çekmecem sıcacık şeylerle doldu onun sayesinde. 

Sıcak su torbamın yanında İstanbul temalı kupam. İlk evlilik yıl dönümümüzde can arkadaşımdan gelen İstanbul kutusu parçalarından yalnızca biriydi.. İçinde sıcacık kahvem, hep geçmişi anıyorum. 

Tüm bunların yanında bir de küçük tatlı bir kaçamak:) O olmazsa olmaz. Ve tabi Ikea kataloğu, bir sonraki günün gezi planı! 

Yukarıda bahsettiğim iş sepetimin devamı var tabi. İstanbul sepetinin de. İşte iki güzel insandan, bir sürü anı... 

"Yeni İş Sepetim..."
İlk not defterim, boğazım ağrırsa diye şekerim, midem ağrırsa diye mide çayım ve kampüste gezerken ellerim üşürse diye küçük mor sıcak su torbam. Bu resimde olmayıp sepette olan daha bir çok detay vardı. Ankara'nın en büyük anlamı! O olmasa, bu şehri düşünemiyorum... 









"İstanbul Kutum"
Ben İstanbul'dan ayrılırken o, Ankara'ya iki sene ömür biçmişti. İlk senemizin sonunda İstanbul bizi çağırsın diye kocaman bir İstanbul sepeti hediye etmişti bize. Kutunun içinde, magnetten kitap ayracına kadar başka bir çok detay daha vardı. Hepsi de İstanbul'u konuşuyordu. 









Tatilin en güzel anlarından biri yaşandı o gece  benim için. Sevdiğim adamla kurduğumuz evin salonunda, geçmişimle ve şimdimle otururken, her dokunduğum şey beni yeni ya da eski bir anıya götürdü. Huzur doldum, bir küçük "an" hem dostluk hem aşkı birlikte içerebilir mi? O an, o oldu. 





Bir an daha vardı ki, gün ortasında, salonda Türk kahvesi içtiğimiz, sigarayı hiç aramadığımız. Yerini yalnızca birbirimizle doldurduğumuz bir an. Birbirimizin başarısı ile de gurur duyuyoruz ya, ikiye katlanıyor tüm olumlu duygular.








İşte benden uçuşan bir yazı. Her cümlesi başka bir şey kokan. 
Tüm bunlar olurken, yeni bir sene geliyor, ya da koca bir sene eskiyor... Hangisinden yola çıkmak lazım şimdi? 

Merve G. 

7 Aralık 2012 Cuma

"Dokunan Şarkılar.."


Uzun bir kış gecesine en çok ne yakışır derseniz, nostaljik şarkılar derim. Bu gece de ruhumu ve kalbimi Müzeyyen Senar'a, Nesrin Sipahi'ye, Esin Engin'e, Zeki Müren'e emanet ettim. Ne diyeyim, tatlı bir hüzünle doldurdular içimi.


Ankara'ya kış geldi. Ben ise bu gece en çok İstanbul'u düşündüm. Yoğun bir sigara içme arzusu gibi, bir bağımlılığı özler gibi deniz çekti canım. Kendimi deniz kenarına, Bebek'e, Hisar'a atmak geldi. Bir nefes deniz havası alsam dedim, arandım, sanki dışarı çıksam, arabaya binsem, biraz sürsem deniz çıkacakmış karşıma gibi hissettim. Sonrası büyük bir boşluk. Bunları niye mi yazıyorum, İstanbul'un sigara gibi olduğunu fark ettim bu gece. 




Eski şarkıları dinler, eski şehrimi özlerken, eski fotoğrafları karıştırmaya başladım. Denizli fotoğraf aradı gözlerim. Eskilere gittim, çok eskilere. Her yerine ayrı ayrı anılarımı bıraktığım şehri özledim. 

Eski bir fotoğrafa  bakmak ne hissettirir insana? Mutluluk kadar gerekli midir hüzün de? Bir hasreti ne dindirir?... 

İşte gecenin soruları.. 
Merve G.
Ankara- 



4 Aralık 2012 Salı

Küçük Anlar Büyük Mutluluklar!


İşte kış mevsiminin en sevdiğim ayı Aralık! 

Neden mi? Aralık ayının ilk günlerinden başlayan bir yılbaşı heyecanım var benim. Mutlu olmak için nedenlerim olduğunu daha sık hatırladığım, şehrin ışıldayan süslemeleri ile heyecanlandığım, kardan adam şeklinde kurabiyeler araştırırken zamanı unuttuğum bir ay bu ay. Yılın son ayı! 

Genellikle Ankara'ya yılın ilk karının düştüğü ay da diyebiliriz. Tıpkı bu sene olduğu gibi. Bu sabah Bilkent sapağından içeri girdiğim andan itibaren yağmurun yerini kara bırakışını izledim. İşte yılın ilk karı Ankara'ya düşmüştü bile, sabahın en erken saatlerinde ben de buna tanık olmuştum.. O an fotoğraf makinemin yanımda olmasını çok istedim ama yoktu. 

Ben uzun bir zamandır beklediğim bu ay gelince, onca iş yoğunluğu ve stresten kurtulmanın en garantili yoluna başvurdum: "Çam ağacımızı çıkardım".



Hayatlarımız bu kadar stres faktörü ile çevrelenmişken, kendimize ayıracağımız küçücük bir zaman diliminin, kendimizce çok anlamlı bulduğumuz, zihnimizi geri kalan her şeyden uzaklaştıracak bir aktivitenin hayal edebileceğimizden çok daha faydalı olduğuna inanıyorum. Kendimizi bir telaşa kaptırdığımızda, ilk ihmal ettiğimiz şey ruhlarımız oluyor ne yazık ki. Ben de ruhum için bir şey yaptım, kendimi ışıl ışıl parlayan bir sürü çam ağacı süsünün eğlenceli kollarına bıraktım... 



Kasım ayı çoktan sigaraya başladığımdan beri hayatımın ilk sigarasız geçen ayı olarak tarihe geçti bile. Şimdi darısı bu çok sevdiğim Aralık ayına diyorum. Arkasından da 2013 senesine! Geçenlerde okulun öğretmenler günü yemeğine katıldık Buğra ile. Mekan kapalı olmasına rağmen sigara içiliyordu. 2 saat zor oturduk diyebilirim, eve geldiğimizde montlarımız, saçlarımız ve hatta benim çantam bile sigara kokuyordu. Montları hemen askıya asıp balkona attım çünkü kokuları neredeyse eve sindi. Ya biz daha önce bu kadar etkilenmiyorduk, ya da gerçekten hiç böyle bir mekanda bulunmadık, bunun ayrımını yapamıyorum. Yine de, sigarayı bıraktığımızdan beri ilk defa gece dışarı çıktık, ancak sigara içmek gibi bir ihtiyaç duymadık. Aksine sigara içerken sinir olduğumuz, sigara kokusundan ve dumanından sürekli şikayet eden o tiplere benzedik! Dışarıdan baktığımda halimize gülümsüyorum şimdi. Sanki bir ay öncesinde bulduğu her fırsatta sigara içen iki insan değildik. Sanırsın hiç ağzımıza sigara sürmedik! :)  Sonra dedim ki kendi kendime, bırakırken çektiğim çile bana bu hallere girme hakkı veriyor. Kızmayın! Yoksunluk zor bir duygu. 

Daha çok erken olduğunu bilmeme rağmen, yazımı geçenlerde Alman Okulu'nun yılbaşı pazarından aldığım MUTLU YILLAR yazılı kapı süsü fotoğrafı ile bitirmek istiyorum. Sigarasız - mutlu bir 2013 olsun! 



Tüm bu ufak mutluluklardan koca bir sene çıkarabilir miyiz dersiniz?

Merve G.